Gönüllü Tutsakk
Deneme · Özge Deniz · @ozge98
6 Ekim 2026
İnsan, kaçmak istediği zindanın mimarı olmayı ne zaman kabul eder? Dünyanın gürültüsünden, kırılgan bağlarından ve bitmek bilmeyen beklentilerinden yorulup kendi içimize çekildiğimiz o ilk anı hatırlayalım. Bir duvar öreriz kendimize; taşları sessizlikten, harcı ise yaşanmış kırgınlıklardan olan bir kale. İlk başlarda bu kale bizi dışarıdaki fırtınalardan koruyan güvenli bir liman gibi görünür. İçeride kimse canımızı yakamaz, kimse bizi hayal kırıklığına uğratamaz diye düşünürüz. Fakat zaman, o soğuk ve dilsiz zaman geçtikçe fark ederiz ki; dışarıya kapattığımız o kapı, aslında üzerimize kilitlediğimiz mahzenin kapısıdır. İnsan en çok, her köşesini kendi elleriyle ördüğü o sessiz kalenin içinde kaybolur. Peki, bu kayboluş neden canımızı bu kadar yakarken bir yandan da bizi kendine çeker? Belki de hüzün, insanı tanıdık bir ev gibi sarıp sarmaladığı için güvenli geliyordur. Soruyorum kendime: Gerçekten korunmak için mi kapattık bu kapıları, yoksa artık savaşacak gücümüz kalmadığı için yenilgiyi kendi ellerimizle bir tahta dönüştürmeyi mi seçtik? Kendi yarattığımız bu gönüllü tutsaklıkta, bizi kurtarmaya gelecek kimse yoktur; çünkü anahtarı bizzat kalbimizin en derin odasına saklamışızdır. Kendi sessizliğimizin parmaklıkları arkasından dünyayı izlerken, hem o dünyadan mahrum kalmanın acısını çeker hem de o yalnızlığın asil hürriyetine sığınırız. Ne büyük bir çelişki: Özgür kalmak için teslim olmak ve yaşamak için kendi inşa ettiğin mezarda nöbet tutmak. Nihayetinde anlarız ki, insan kendi gölgesinden kaçarken yine kendi karanlığına yakalanır. Bu kalenin içinde yankılanan her ayak sesi, dışarıdan bir kurtarıcının gelişi değil; içerideki mahkûmun kendi kalbini yoklayışıdır.Kendi ellerimle çizdim bu karanlığın sınırını, Anahtarı bende kayıp bir zindanın nöbetçisiyim artık; Ne kapıyı vuracak bir yabancı var ufukta, Ne de o duvarları yıkacak eski bir aydınlık.